ABD Başkanı Donald Trump yönetimi, Şarku’l Avsat’a yaptığı özel açıklamalarda şimdiye kadar Afrika’ya yönelik en kapsamlı stratejisini ortaya koydu. Yönetim, İran Devrim Muhafızları Ordusu’ndan (DMO) eğitim ve destek aldığı belirtilen Sudan’daki Müslüman Kardeşler yapılanması ile ona bağlı silahlı unsurlara sert uyarılarda bulunarak yeni yaptırımlar uygulanabileceği mesajını verdi. Trump yönetimi ayrıca, ABD Başkanı’nın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Kıdemli Danışmanı Massad Boulos’un kısa süre önce sunduğu girişim temelinde Libya krizinin çözülebileceği yönünde iyimser olduğunu ifade etti. Boulos’un aynı zamanda Mısır ile Etiyopya arasındaki Rönesans Barajı anlaşmazlığının çözümü ve Batı Sahra meselesinin özerklik girişimi temelinde sonuçlandırılması için de çok yönlü diplomatik temaslar yürüttüğü belirtildi.
Söz konusu yazılı açıklamalar, Trump yönetiminden üst düzey bir yetkilinin Şarku’l Avsat’ın sorularına verdiği yanıtlar kapsamında paylaşıldı. Açıklamalarda, Somali’nin toprak bütünlüğünün korunmasına verilen destekten, Sahel ve Afrika Boynuzu’nda giderek güçlenen terör örgütleriyle mücadeleye kadar kıtanın en acil krizlerine yönelik yoğun diplomatik çabalara yer verildi.
Sudan ve İran
ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan üst düzey yetkili, Sudan konusunda askeri bir çözümün mümkün olmadığı yönünde net mesaj verdi. Yetkili, “ABD, Sudan’daki korkunç çatışmayı sona erdirmeye kararlıdır. Bu krizin askeri bir çözümü yoktur. Çatışan taraflar, ön koşul öne sürmeksizin şiddeti sona erdirecek ve Sudan halkının maruz kaldığı büyük insani acıları hafifletecek müzakereye dayalı bir çözüme yönelmelidir” ifadelerini kullandı.
Yetkili, Trump liderliğindeki Washington’ın ortakları ve diğer uluslararası aktörlerle birlikte, insani ateşkesin sağlanması ve çatışmaları körükleyen dış askeri desteğin sona erdirilmesi için çalıştığını belirtti. ABD’nin aynı zamanda insani yardımların engelsiz biçimde ihtiyaç sahiplerine ulaştırılmasını sağlamayı, sivil yönetime geçiş sürecini desteklemeyi ve kalıcı barışın tesis edilmesini hedeflediğini kaydetti. Sudan’ın ancak barış ve istikrar ortamında bağımsız bir sivil yönetime yeniden kavuşabileceğini, ülkenin birliğini koruyabileceğini ve halkının beklentilerini karşılayabileceğini vurgulayan yetkili, bunun tek çıkış yolu olduğunu ifade etti.

ABD’li yetkili, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın geçtiğimiz mart ayında ‘küresel terör örgütü’ ve ‘yabancı suç örgütü’ olarak sınıflandırdığını belirttiği Sudan Müslüman Kardeşler yapılanmasının rolüne de değindi. Yetkili, örgütün ‘Sudan’daki çatışmanın çözümüne yönelik çabaları baltalamak ve radikal İslamcı ideolojisiyi yaymak amacıyla sivillere karşı aşırı şiddet kullandığını’ öne sürerek, “Mensuplarının önemli bir bölümü DMO’dan eğitim ve destek aldı. Bu kişiler sivillere yönelik toplu infazlar gerçekleştirdi” ifadelerini kullandı.
Yetkili ayrıca, ABD yönetiminin Eylül 2025’te Müslüman Kardeşler’e bağlı olduğu belirtilen “Berâ bin Mâlik Tugayı’nı, ‘Sudan’daki acımasız savaştaki rolü ve İran’la bağlantıları’ gerekçesiyle yaptırım listesine aldığını hatırlattı. İran’ı ‘teröre en fazla destek veren ülke’ olarak nitelendiren yetkili, Tahran yönetiminin DMO aracılığıyla dünya genelinde ‘kötü niyetli faaliyetleri finanse edip yönlendirdiğini’ iddia etti.
ABD’nin, İran yönetimi ile Müslüman Kardeşler’in uzantılarının terör faaliyetlerine katılmasını veya bu faaliyetlere destek vermesini sağlayacak kaynaklardan mahrum bırakmak için elindeki tüm araçları kullanacağını vurgulayan yetkili, Mısır, Ürdün, Lübnan ve Sudan’daki Müslüman Kardeşler yapılanmalarının terör örgütü olarak sınıflandırılmasının, örgütün farklı ülkelerdeki kollarının neden olduğu şiddet ve istikrarsızlıkla mücadeleye yönelik kararlı çabaların bir parçası olduğunu söyledi. Gerektiğinde yeni terör örgütü tanımlamalarının da yapılabileceğini belirtti.
ABD’li yetkili, Trump’ın imzaladığı başkanlık kararnamesinin, Müslüman Kardeşler’in bazı kollarının veya diğer unsurlarının terör örgütü olarak sınıflandırılmasının değerlendirilmesine yönelik süreci başlattığını ifade etti. İlerleyen dönemde ilave adımların atılabileceğini kaydeden yetkili, Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun, ‘Washington’ın grupları gerçek niteliklerine göre; terörü destekleyen ya da bizzat terör örgütü olan yapılar şeklinde sürekli gözden geçirdiği’ yönündeki açıklamasını hatırlattı.
Libya konusunda iyimserlik
Libya, Trump yönetiminin Afrika’daki öncelikli gündem maddeleri arasında yer almaya devam ediyor. Özellikle Boulos’un sunduğu ve olumlu karşılanan girişim, Washington’ın Libya politikasında öne çıkan başlıklardan biri olarak değerlendiriliyor. Boulos’un girişiminin ardından atılacak bir sonraki adım ve rakip iki hükümet arasındaki krizin yakında sona erip ermeyeceğine ilişkin soruyu yanıtlayan ABD’li yetkili, söz konusu çabalara verilen olumlu tepkiler konusunda temkinli iyimserlik taşıdıklarını ifade etti. Yetkili, bu kapsamda Libya Ulusal Ordusu (LUO) Genel Komutanlığı’nın 18 Haziran’da yayımladığı açıklamanın yanı sıra, Temsilciler Meclisi (TM) üyeleri ile belediye başkanlarının daha sonra yaptıkları destek açıklamalarına dikkat çekti. Libyalıların devlet kurumlarının birleştirilmesinin sağlayacağı faydaları somut biçimde ortaya koyduğunu belirten yetkili, ulusal ölçekte ortak bir bütçe üzerinde anlaşmaya varılmasını ve Libya’nın doğu ile batısındaki askeri unsurların ABD Afrika Komutanlığı (AFRICOM) öncülüğünde düzenlenen ortak tatbikatlara birlikte katılmasını bu sürecin önemli kazanımları arasında gösterdi.

ABD’li yetkili, Washington’ın Libya’da ‘yapıcı tüm taraflarla çalışmayı sürdüreceğini’ ve Birleşmiş Milletler Libya Destek Misyonu’na (UNSMIL) destek vererek ülkenin yeniden birleşik bir yönetime kavuşması ve ulusal seçimlerin yapılması için gerekli koşulların oluşturulmasına katkı sağlayacağını belirtti. Yetkili, “Birlik, kalıcı istikrar ve demokratik meşruiyetin en güçlü temelidir. Her türlü ilerleme kapsayıcı olmalı ve nihai olarak Libyalılar tarafından belirlenmelidir” ifadelerini kullandı.
Öte yandan Boulos, son olarak X platformunda yaptığı paylaşımda, Trump yönetiminin LUO Genel Komutanlığı’nın ABD’nin Libya’daki diplomatik çabalarına verdiği desteği yüksek takdirle karşıladığını ifade etti. Boulos, Libyalıların mevcut siyasi çıkmazdan çıkmayı ve kalıcı barış ile ulusal birlik sağlamayı hak ettiğini, ayrıca güvenilir ve başarılı seçimlere giden bir sürecin oluşturulması gerektiğini vurguladı. Boulos, LUO Genel Komutanlığı’nın yayımladığı açıklamayı da memnuniyetle karşıladığını belirterek, bu açıklamanın birlik, barış ve refah için daha önemli ve cesur adımlar atma yönünde bir irade ortaya koyduğunu söyledi.
Mısır ve Rönesans Barajı
ABD’li yetkili, ABD’nin Mısır ile Etiyopya arasında Nil Nehri üzerindeki Rönesans Barajı krizine yönelik yakın vadede bir çözüm planı hazırlayıp hazırlamadığına ilişkin soruya, Trump’ın konuyla ilgili hassasiyetinin altını çizerek yanıt verdi. Yetkili, Trump’ın Nil Nehri’nin Mısır ve halkı için taşıdığı hayati önemi bildiğini ve uzun vadede Mısır, Sudan ve Etiyopya’nın su ihtiyaçlarını karşılayacak bir sonuç elde edilmesine katkı sağlamak istediğini belirtti. Bu ifadeler, Washington’ın arabuluculuk rolünü daha etkin şekilde üstlenmesine açık kapı bırakırken, henüz somut bir plan veya takvim açıklanmadığına da işaret etti.
Öte yandan, Somaliland bölgesinde İsrail varlığına yönelik artan bölgesel tepkiler ve Washington’ın bölgenin bağımsızlığını destekleyip desteklemediğine ilişkin soruya yanıt veren yetkili, dikkat çeken bir değerlendirmede bulundu. ABD’nin Somali’nin egemenliğini ve toprak bütünlüğünü, Somaliland’i de kapsayacak şekilde tanımaya devam ettiğini vurgulayan yetkili, buna karşılık İsrail’in de diğer egemen devletler gibi diplomatik ilişki kurma hakkına sahip olduğunu ifade etti.
Çölde çözüm
ABD’li yetkili, Trump’ın yıllar önce Fas’ın Sahra bölgesine ilişkin ‘tarihi kararına’ ve ABD’nin tutumunun devam edip etmediğine dair soruya yanıt verdi. Yetkili, Trump’ın Fas’ın Batı Sahra üzerindeki egemenliğini tanıdığını ve Washington’ın, Fas tarafından sunulan ciddi, güvenilir ve gerçekçi özerklik önerisini adil ve kalıcı bir çözümün temeli olarak desteklemeyi sürdürdüğünü ifade etti. ABD’nin BM Güvenlik Konseyi’nin 2797 sayılı kararının uygulanmasını desteklemeye devam ettiğini ve BM öncülüğündeki süreci güçlü şekilde benimsediğini belirten yetkili, BM Genel Sekreteri’nin Batı Sahra Özel Temsilcisi Staffan de Mistura’nın çabalarını da takdir etti. Yetkili, De Mistura’nın sürece katılımının, iyi niyetli müzakerelerin kolaylaştırılması ve her iki tarafın da kabul edebileceği, bölgesel istikrarı güçlendirecek barışçıl ve kalıcı bir çözüme ulaşılması açısından kritik önem taşıdığını vurguladı.

ABD’li yetkili, ABD’nin Afrika’daki terör örgütlerine karşı yürüttüğü mücadeleye ilişkin soruya yanıt verirken, Somali’deki eş-Şebab, Nijerya’daki Boko Haram, Sahel bölgesindeki Nusret el-İslam ve’l-Müslimin ve DEAŞ ile El Kaide bağlantılı diğer gruplara karşı sürdürülen operasyonlara dikkat çekti. Yetkili, AFRICOM Komutanı General Dagvin Anderson’ın Somali’deki Amerikan hava operasyonlarına ilişkin açıklamalarını hatırlatarak, bu saldırıların ABD’nin ortaklarına kritik destek sağladığını ve aynı zamanda ABD çıkarlarına hizmet ettiğini söyledi.
Yetkili ayrıca AFRICOM’un, Nijerya’daki güvenlik tehditlerinin bertaraf edilmesi için ABD’nin özel kabiliyetlerini ortaklarla birlikte kullandığını ifade etti. ABD-Nijerya güvenlik iş birliğinin güçlü bir örnek olduğunu vurgulayan yetkili, bu ülkenin ABD’den yalnızca Washington’ın sağlayabileceği istihbarat, gözetleme, keşif ve istihbarat entegrasyonu gibi özel kapasitelere ihtiyaç duyduğunu söyledi. Ortaklarla birlikte çalışıldığında daha etkili sonuçlar alındığını belirten yetkili, bu tür iş birliklerinin terör tehditlerine karşı başarı sağladığını ifade etti.
Yetkili son olarak, Batı Afrika Devletleri Ekonomik Topluluğu (ECOWAS) ile daha güçlü bir bölgesel iş birliği teşvik ettiklerini belirterek, terörle etkin mücadele için askeri koordinasyonun ve istihbarat paylaşımının güçlendirilmesi gerektiğini vurguladı.
Anton Mardasov
Moskova’da düzenlenen son “Primakov Okumaları” büyük ölçüde sömürgecilik karşıtı söyleme ve alışıldık “adil çok kutuplu bir dünya” önermesine yöneldi. Bu söylem yıllardır Kremlin’in sözlüğünün bir parçası. Ne Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ne de sempozyumun diğer katılımcıları bu kalıbın dışına çıkmadı. Sadece tanıdık nakaratı tekrarladılar: BRICS ön saflarda, Küresel Güney yükseliyor, eski sömürücü sistemler çöküyor ve ufukta parıldayan yeni bir dünya düzeni var.
Ancak Moskova tarafından deklare edilen pozisyonlar, bölgesel dinamiklerin pratik gerçeklerine ve göz ardı edilmesi zor olan tarih katmanlarına sürekli olarak tosluyor. Birçok Asya, Afrika ve Latin Amerika ülkesi, sömürgecilikten kurtulma söylemini hâlâ eski sömürgeci güçlerle ilişkilerinde bir pazarlık kozu olarak kullanıyor ve somut kazanımlar sağladığı sürece bundan faydalanıyor. Buna karşılık, Rusya’nın nüfuz alanı içindeki eski Sovyet cumhuriyetleri, Moskova ile olan tarihlerine farklı bir açıdan bakıyorlar. Geçmişteki Rus politikalarını sömürgeci bir karaktere sahip olarak algılarken, Kremlin’in bölgesel rolüne ilişkin tercih ettiği anlatı, kolektif hafızası karşısında tedirgin ve sıkıntılı görünüyor.
Son otuz yılda Rusya, uluslararası konumunu birkaç kez ve radikal bir şekilde yeniden değerlendirdi. Her seferinde, bu değişimlerin ardındaki itici güç, net bir ideolojik doktrine bağlılıktan ziyade, dünyanın büyük güçleriyle eşit olarak masada oturmasına olanak sağlayacak bir statü arayışı oldu. Milenyumun başında stratejisi, Batı kurumlarına ve kulüplerine entegrasyon etrafında dönüyordu. Yatırım çekmek ve önde gelen Avrupalı şahsiyet ve liderler ile güven inşa etmek öncelikliydi. O dönemdeki vizyon, Rusya’nın kendine özgü kimliğini korurken Batı dünyasının bir parçası olabileceği yönündeydi. Ancak bu model, milenyumun ilk on yılının ortalarında çökmeye başladı. Ardından iç siyasi karışıklıklarıyla Libya meselesi geldi ve belirleyici değişim gerçekleşti.
NATO’nun genişlemesi ile ilgili takıntı, son otuz yılın en ısrarlı ve zarar verici hatalarından biriydi. Moskova, ittifakın doğuya doğru attığı her yeni adımı varoluşsal bir tehdit olarak görüyordu
Yeni yaklaşım artık mevcut düzene entegrasyonu hedeflemiyordu. Entegrasyon projeleri aracılığıyla Sovyet sonrası alanda bir nüfuz alanı oluşturmayı, Rusya’yı Batı’nın değer temelli bir rakibi olarak sunmayı ve Çin ile, çoğu zaman önemli ölçüde bir kafa karışıklığı taşısa da temkinli bir yakınlaşmayı amaçlıyordu. Ancak çok geçmeden yeni zorluklar baş gösterdi. Güce ve jeopolitik pazarlığa güvenmek beklenen sonuçları vermedi. Sovyet sonrası ortaklar, Moskova’nın varsaydığından çok daha bağımsız olduklarını kanıtladılar. Ukrayna meselesine gelince, ikincil öneme sahip bir sorundan yapısal bir soruna dönüşerek, giderek genişleyen ve tüm çerçeveye yayılan bir çatlağa benzemeye başladı. Zaman geçtikçe, dış politika gündeminden duyulan iç yorgunluk giderek daha belirgin hale geldi. Genel ruh hali, emperyalist emellerden yavaş yavaş uzaklaşarak, büyük oyuncularla daha pragmatik ve öngörülebilir ilişkilere yöneldi.
Suriye askerî harekâtı, Moskova için bir dönüm noktası oldu. Bu harekât, Rusya’nın uzak sınırlarının ötesinde, sadece silah ve kaynak tedarikçisi olarak değil, aynı zamanda güvenlik hizmetleri ve baskıcı bir örtü sunan tam teşekküllü askeri ve siyasi aktör olarak da kararlı bir şekilde hareket edebileceğini gösterdi. Bu Suriye dayanağı, Ortadoğu’nun yanı sıra Afrika ve Latin Amerika’da da nüfuz yaymak için bir merkez haline geldi. Ne var ki taktiksel başarıların cazibesine kapılan Kremlin, daha geniş stratejik ufku kaçırdı. Bugün Esed’in devrilmesinden sonra, Suriye’den geçen her yeni bölgesel karışıklığı hızla onarmak için çabalıyor.

Rus dış politikası, dış dünya için hâlâ bir muamma ya da Rusların Kant felsefesinden ödünç alarak adlandırdıkları gibi “kendinde şeydir”. Barışçıl niyet beyanları ve eski silahlı diplomasi ile herhangi bir bağlantının reddedilmesi, Ukrayna’da devam eden askerî harekât ve herhangi bir adıma asimetrik olarak yanıt verme konusunda dikkat çekici bir hazır olma durumuyla birlikte var oluyor. Aynı zamanda Moskova, dışarıdan gelen her barış girişimine neredeyse şüpheyle bakıyor.
Bu anlamda, Rus yönetiminin yıllarca süren araştırma ve denemelerden sonra tutarlı bir dış politika formüle etme konusundaki isteksizliği bir nebze anlaşılabilir görünüyor. Kurmay krizi sadece bu izlenimi daha da güçlendiriyor. Ortadoğu’da bu durum, Dışişleri Bakan Yardımcısı ve Başkanın bölgeden sorumlu Özel Temsilcisi Mihail Bogdanov’un istifasından sonra açıkça ortaya çıktı. Prensip olarak özel temsilci pozisyonu, Dışişleri Bakanlığı’nın geleneksel kanallarının dışında, devlet başkanı ile doğrudan bir iletişim kanalı sağlamaktadır. Ancak bu görev Bogdanov’un istifasından beri boş kaldı. Bu nedenle, Rus askeri istihbaratı (GRU) Başkanı Igor Kostyukov, bölgedeki bir dizi tamamen siyasi konuda müzakereci rolünü üstlenmek zorunda kaldı ki bu dosyalar, resmi olarak askeri istihbaratın ve elçiliklerdeki askeri ataşelerin yetki alanı dışındadır.
NATO’nun genişlemesi ile ilgili takıntı, son otuz yılın en ısrarlı ve zarar verici hatalarından biriydi. Moskova, ittifakın doğuya doğru attığı her yeni adımı varoluşsal bir tehdit olarak görüyordu ve her hamleye, süreci durdurmak yerine hızlandıran sert bir tepkiyle karşılık veriyordu. Bu anlamda, Ukrayna krizi, bu eski stratejik düşüncenin doruk noktasını temsil ediyor. Moskova ittifakı zayıflatmak yerine, varoluş nedenini canlandırdı, birliğini güçlendirdi ve Rusya’nın doğrudan askeri tehdit imajını pekiştirdi. Dahası, sınırlarına yakın bir ileri askeri nokta kurulmasını engelleme girişimi, Rus hava savunma sistemlerinin her gün yüzlerce Ukrayna insansız hava aracı saldırısını püskürtmek zorunda kalmasına neden oldu.
Rus dış politikası aynı anda her şey olmaya çalışıyor: Batı karşıtı ama onunla diyaloğa açık, emperyalist ama sömürgecilik karşıtı, pragmatik ama derinden ideolojik
Bir yandan Batı, son yıllarda resmî açıklamalar ve yasama girişimleriyle düzenli olarak desteklenen bir anlatı ile birincil düşman ve tehdit kaynağı olarak betimlenmeye devam ediyor. Öte yandan Moskova, stratejik istikrardan küresel güvenliğin bazı yönleri ve hatta yeni bir güvenlik mimarisi arayışına kadar ortak zemin bulunabilecek konularda seçici uzlaşılara varma olasılığını giderek daha fazla test ediyor. Ancak bu çatışma ve uzlaşma kombinasyonu, Ukrayna cephesinde görünür atılımların olmayışı ve kötüleşen ekonomik baskıların gölgesinde sürekli taktiksel doğaçlama ve kendini güvence altına alma girişimi izlenimi veriyor.

Ayrıca Moskova, yeni bir Avrupa güvenlik mimarisi şekillendirmekle ilgilenen bağımsız bir güç merkezi olarak kendisini sunuyor, ancak Ortadoğu meselelerinde tereddütlü ve kaçamaklı bir tavır sergiliyor ve çeşitli bölgesel aktörler arasında manevra yapmaya devam ediyor. Şarku’l Avsat’ın al Majalla’dan aktardığı analize göre bu ihtiyat anlaşılabilir. Avrupa cephesi Kremlin için mutlak bir öncelik olmaya devam ediyor ve Moskova, zaten kırılgan olan bölgesel dengeyi bozabilecek ek çatışmalara sürüklenmek için acele etmiyor. Ancak bu denge çoktan bozuldu. Aynı zamanda Ortadoğulu aktörler, Moskova’dan Körfez ülkeleri ve Amerika Birleşik Devletleri arasındaki uyuşmazlıklardan yararlanmanın ötesine geçen, daha somut bir katkıda bulunmasını uzun bir zaman beklediler. Daha net bir siyasi çizgi, Moskova’nın, diğer şeylerin yanı sıra, Tahran’a “kırmızı çizgilerinin” gerçek kapsamını ve potansiyel desteğinin sınırlarını göstermesine ve aynı zamanda Arap monarşilerinden daha geniş ve daha güvenilir bir destek elde etmesine olanak tanıyacaktı.
Sonuç olarak, Rus dış politikası aynı anda her şey olmaya çalışıyor: Batı karşıtı ama onunla diyaloğa açık, emperyalist ama sömürgecilik karşıtı, pragmatik ama derinden ideolojik. Tutarlı bir strateji yerine, taktik manevralar sistematik planlamanın ve tepkileri çalışılmış bir politikanın yerini alıyor. Moskova, çıkarlarını tutarlı şekilde savunmak bir yana, tutarlı bir şekilde anlamayı başaramadı. Böyle bir çerçeve olmadan, tekil başarılar, bir süreç oluşturmayan zincirin halkalarından ibaret olmaya devam ediyor.
*”Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.”
Sosyal demokrat kimliğiyle siyaset sahnesine yeni adım atan Melat Kiros, Colorado eyaletinin 1. seçim bölgesinde yapılan Demokrat Parti ön seçimlerinde yaklaşık 30 yıldır görevde bulunan ve 15 dönemdir Kongre üyeliği yapan Diana DeGette’i mağlup ederek Kongre’ye seçilen ilk Z kuşağı kadını olmaya hazırlanıyor.
29 yaşındaki avukat Kiros, DeGette’in Kongre’ye girdiği yıl olan 1997’de Etiyopya’da doğdu. Kiros, 2022 yılında Notre Dame Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu.
Kiros, bir yıl sonra kişisel blogunda yayımladığı yazıda, 7 Ekim sonrasında İsrail’in yürüttüğü savaşı protesto eden hukuk öğrencilerine yöneltilen antisemitizm suçlamalarını reddetti. İngiliz The Guardian gazetesine göre, çalıştığı New York merkezli hukuk bürosu, söz konusu yazıyı kaldırmayı reddetmesi üzerine Kiros’un işine son verdi. Bunun ardından Kiros siyasi çalışmalarına yöneldi.
Sosyalist destek
Z kuşağına mensup olan Kiros, Demokrat Parti’nin sol kanadından yükselerek parti yönetiminin desteklediği adayları geride bırakan isimlerin son örneği oldu. Bu kapsamda, geçen hafta New York’ta düzenlenen Demokrat Parti ön seçimlerinde kendilerini demokratik sosyalist olarak tanımlayan iki aday ile bir ilerici aday da zafer elde etti.

Kiros, Kongre adaylığını açıklamasının ardından ilerici Senatör Bernie Sanders’ın yanı sıra Amerika Demokratik Sosyalistleri (DSA) ve Justice Democrats adlı ilerici grupların desteğini aldı. Söz konusu gruplar, New York’taki ön seçimlerde de aktif rol oynamıştı.
Kiros’un zaferi, bazı seçmenler arasında artan memnuniyetsizliğin tetiklediği ve Demokrat Parti yönetimini zor durumda bırakan yeni ancak giderek belirginleşen siyasi hareketin son halkası olarak değerlendiriliyor. Colorado’nun ağırlıklı olarak Demokrat seçmenlerden oluşan Denver kentini kapsayan 1. seçim bölgesinde Kiros’un kasım ayındaki genel seçimi kazanarak ocak ayında Kongre’de göreve başlaması bekleniyor.

Kiros, coşkulu destekçilerine araç kornalarının eşlik ettiği kutlamada yaptığı konuşmada, “Bir kıyıdan diğer kıyıya kazanıyoruz. Partimizi ve ülkemizi geri alıyoruz” dedi.
Dün gerçekleştirilen diğer ön seçimlerde ise ilerici adaylar açısından farklı sonuçlar ortaya çıktı. Colorado Senatörü John Hickenlooper, kendisini ‘devrimci ilerici’ olarak tanımlayan Eyalet Senatörü Julie Gonzales’in güçlü meydan okumasını bertaraf ederek adaylığını korudu.
Eyaletin tek kritik seçim bölgesi olan ve sonuçları belirsizliğini koruyan Temsilciler Meclisi seçim çevresindeki Demokrat Parti ön seçimlerinde ise yarış başa baş geçti. Daha ilerici çizgideki aday Eyalet Temsilcisi Manny Rutinel seçimi kazandı.

“Bu daha başlangıç” diyen Kiros, elde edilen başarının yalnızca kendisine değil tüm destekçilerine ait olduğunu söyledi. Kiros, “Bu bir hareket ve biz daha yolun başındayız” ifadesini kullandı.
Trump’a karşı!
Kiros, kürsüye çıkmadan kısa süre önce şarkılar söyleyip dans eden coşkulu destekçi kitlesine hitabında, ‘Donald Trump ve oligarşiye karşı mücadele, ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Dairesi’nin (ICE) kaldırılması, herkes için evrensel sağlık hizmetinin hayata geçirilmesi ve Filistin’deki soykırımın sona erdirilmesi’ vaatlerini sıraladı. Konuşmasında, kadın haklarını savunduğu için Diana DeGette’e ve kendisine destek veren Senatör Bernie Sanders’a da teşekkür etti.
Daha ilerici bir çizgide yer alan DeGette, yaklaşık 30 yıldır Denver’ı Temsilciler Meclisi’nde temsil ediyordu.
Mevcut Kongre üyesi DeGette, Trump’a karşı mücadele edebilmek için Kongre deneyiminin kritik önem taşıdığını savunurken, eski avukat olan Kiros ise rakibini etkisiz ve yetersiz olmakla eleştirdi. DeGette, dün gece seçim sonuçlarının açıklanmasının ardından henüz kamuoyuna herhangi bir açıklama yapmadı.
Kuzey Kore lideri Kim Jong Un, bugün Çin ile ilişkileri güçlendirmeye devam edeceklerini belirterek, son dönemde Pyongyang’da Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ile gerçekleştirdiği zirveyi “tarihi bir vesile” olarak nitelendirdi.
Şarku’l Avsat’ın Kuzey Kore resmi Merkezi Haber Ajansı’ndan (KCNA) aktardığına göre Kim, Çin Komünist Partisi’nin kuruluşunun 105. yıldönümü dolayısıyla Şi Cinping’e bir kutlama mesajı gönderdi ve Pekin ile ilişkilerin geliştirilmesinin Pyongyang için “sabit bir politika” olduğunu vurguladı.
Kim mesajında, “Tarihe ve sağlam temellere dayanan Kore–Çin dostluk ilişkilerinin, sosyalizmi temel alan yapısıyla birlikte sürekli geliştirilmesi, partimizin ve hükümetimizin değişmez tutumudur” ifadelerini kullandı.
Pyongyang’daki son zirvenin iki ülke arasındaki dostluk ve yoldaşlık güvenini derinleştiren “tarihi bir fırsat” olduğunu belirten Kim, iki liderin geleneksel ikili ilişkileri daha da ilerletme konusundaki “sarsılmaz iradelerini” yeniden teyit ettiğini söyledi.
Kim ayrıca, Kuzey Kore’nin Çin ile “dostluk ve iş birliği ilişkilerini” geliştirmeye hazır olduğunu ve bu ilişkilerin iki halkın “ortak serveti” olduğunu ifade etti.
Söz konusu mesaj, Şi Cinping’in nadir gerçekleşen Pyongyang ziyaretinden haftalar sonra geldi. Ziyaret sırasında iki lider, Kuzey Kore’nin Rusya ile giderek güçlenen askeri ilişkileri de dahil olmak üzere ikili bağların daha da güçlendirilmesi konusunda mutabakata varmıştı.